inanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
inanç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2014 Salı

SIRADAKİ PARÇA, TÜM CANI ACIMIŞ KUĞULARIMA GELSİN....


Birinin seni çok sevmesi değiştirmiyor hislerini her zaman. Yani illa bir sevgili değil anne baba kardeş hatta bir candost bile olabilir. Eş dost bilmez içindeki efkârı, kendini sarmalayan iplerin ruhunda çıkıp tüm bedenini çepeçevre sarıp ruhuna geri demir attığını. Gencecik insan bunu nasıl yapar kendine olur,  hepimiz azıcık eserikliyiz ya dışarıdan bakınca o yüzden heralde kendi kendimize yaptığımıza inanılır; mağduru suçlama psikolojisi dedi bir sosyolog bugün. Düşersin ‘düz yolda yürüyemiyor’ derler,  kaza yaparsın ‘zaten çok dikkatsiz kullanır o’ derler diye örnekledi. Ne severmişiz düşeni düştüğü yerde görmekten zevk alıp, vurma isteği duymayı. Ama muhtemelen vurulmaz düşene, sağda solda gören olur diye. Bazen onun çekincesini de yaşamayanlar olur hayatta, kitapsız vururlar. Yani birinin seni sevmesi değiştirmiyor hislerini, onlarca sevenin olsa, bir sevmeyenin kafasından geçenleri yüzünden okuyabiliyorsan işte o zaman gömülüyorsun derinlerinde bir çukura. 

Herkesin sevmesi mi gerekir seni aslında, yoksa senin kendini sevmediğini mi hatırlatıyordur her biri ve bu yüzden koşarak uzaklaşmak geliyor içinden bilmiyorum. Bir hastalık olur, bir gaflet anı, canının sıkkın olduğu bir dönem veya sebepsiz bedenin değişmiştir, çok veya az kilo almışsındır yani kısaca sevmediğin yeni bir bedenin vardır nedeni nasılı önemsiz. Sen çıkmak istersin o halden, kostüm gibi durur üzerinde, sana ait değilmiş gibi, sanki hemen biri gelip “Bu ne hal, senin değil ki, ver bakalım bana.” diyecekmiş gibi. kimse gelmez. Aynada baktığın kişiye yabancılaşırsın, yabancılaştıkça kendinden uzaklaşırsın. Başkalarının derdini dinler, sıkılsan da yanlarında durur, aman laf etmesinler diye onaylamadığın şeylere baş sallarsın. 



Canını acıtır sözleri ama sen her şeye zaten alınır olmuşsundur onlara göre, gerçekten alındığında dikkate alınmaz güya, yani savunmasızsındır, kalkanların düşmüş hedef olmuş böyle incecik bir dalın arkasında saklanmaya çalışan tombik bir asker gibi durursun savaş alanında. Gözlerinde ateş fışkıranlara dönüp “Hayırdır dayı sorun mu var?” diyemezsin sadece kibarlıktan falan değil baya yani kimsenin dikkatini çekmemek için, senden başka kimse anlamaz hatta sende anlamazsın “nasıl yapamam ben, nasıl başaramam” diye garipsersin. 

Senden başka kimsenin anlamaması öyle bir noktada kendini belli eder ki işte o nokta kırılma anı olur, ya batarsın dibe ya çıkarsın hırs ve öfkeyle;  yine bir yabancılaşma anı yaşarsın sabahın köründe,(başka birinin bedeninde uyandığını hayal etsin bu duyguyu hiç tatmamışlar) ilk defa tasma takılmış bir kedi gibi kendi kuyruğunun çevresinde endişe ile dönerken buna anlam veremeyen en yakınındakinin canını yakmak istersin “Bak bu kadar acıyor benim canım” diye söyle söyler incitirsin, ama bilirsin ki hiçbir söz yaşadığın kırgınlığı telafi etmez daha çok hırs kuşanır daha acımasızlaşırsın, acımasızlığın söker derini en çok kanatır. Kimi üzsen en çok ağlayan sen olursun gün sonunda.


Kalbin hani böyle sıkışır gibi olur ya içinden çıkamazsın tüm bunların, o sıkışmıyordur aslında, bir kafesin parmaklıklarını hırpalıyordur; sesini duyman için, tutsaklığın bitmesi için. Özgür asi bir kuşsun aslında demişti Ali Poyrazoğlu bir kanadı kırık topallayarak hayatta kalmaya çalışan, çünkü cesaretimizi söküp almışlar ruhumuzdan. Kaçırırsın gözlerini, hakkında konuştuklarını bilirsin, birinin söylemesine gerek olmaz ama birisi gelir söyler yine, duyarsın yani her türlü, (kendinden kaçanların en büyük yeteneğidir birinin ne konuştuğunu hissettiğini gözlerinden okumak, kendininkini okuyamıyor ya ihtisası başkaları üzerine) süslü laflar söylense de altında yatan acıma duygusu değil senin düşmenin kutlamasıdır. Böyledir insanoğlu, başarının kıstası bir başkası ile arasında ki mesafenin dikey düşeydeki uzunluğudur kendince, bazılarımız farklı yaratılmışızdır elbette, düşeyler ve yatayların her kesişimde kendi yüzümüzle karşılaşırız, tek derdimiz kendimiz tek rakibimiz bir önce bir sonra ama yine kendimizdir. Yalnız kalmaktan korkarsın en çok, süreç değişmez;  ilk zamanlar yalnızlık kolaydır, başkalarını suçlarsın kendince suçluluk oran denklemleri kurarsın “Oh söyledim kurtuldum hıh!” diye rahatladığını düşünürsün ama 4. Gün sıkıntı! İşte o 4. gün kendini suçlama zamanı gelir, hazır zaten sevmiyorsun kendini, acımasızsın zaten, yaşadığın hissettiğin her şeyin bedeli ona kalır garibim. Sonrasını biliyorsun.



 Nasıl çıkar insan kendi boşluğundan, nasıl unutarak devam eder yarına, nasıl sevebilir bir yabancıyı kendi ruhunda, nasıl onu anlamayan tüm sevdiklerini özgür bırakabilir acısından…

 Affetmek…

Yeme onu yeme işte, dostun değil o senin, acını dindirmeyecek, rahatlamayacaksın o tabaktan sonra, içinde aç olan miden değil asi kuş, açlık öyle bir şey değil!! Cesaret!! Dışarıya çık, evinde oturma, nefes yok evde, nefes almak için dışarı çık, ağaç olsun orada, deniz veya su.. Toprak olsun orada. Dışarı çık. Soğuk değildir yalnız bir ev kadar hiçbir orman, yürü, bir ağacın dış kabuklarına dokun yaralarının geçeceğini hatırla, kafanı kaldır gökyüzüne bak sevildiğini bil, tak kulağına bir müzik, erkenden uyan git, güneş senin için doğsun. Bir dal yaprak, renkli çiçekler, dalga köpükleri, martılar, kuşların şıkırtısı.. Ruhunun bir parçası doğada saklı, seni bir tek o iyileştirebilir, Ana eki almasının bir sebebi var elbette, sarar yaralarını….

Biliyorum bunların hiç biri mucizeye benzemiyor böyle uzaktan bakınca, ne değiştirebilir ki diye düşünüyor insan düşününce. Unutmaya, konuşanları düşünenleri susturmaya, bedenini değiştirmeye, canını acıttığın tüm sevdiklerine yaşattığın dakikaları geri almaya veya kendine olan küslüğünden vazgeçirmeye gücü yetmez sanıyorsun.


YAŞAMAYA CESARET EDEMEDİĞİ İÇİN MUCİZELERLE KARŞILAŞAMIYOR YARALILAR..


Sen ey kadın
Sen topraksın, toprak anadansın
129 metre yüksekte bir plazanın içerisinde sadece yaralı kuşsun kanatları kırılmış

Toprağa dey, senin orası, senden, mucizelerin gerçekleştiği yer.



30 Aralık 2013 Pazartesi

YILBAŞI DİLEKLERİ: GEÇECEK, İNANIN! (GÖNLÜMDEN GEÇENLERİN YAZISI)


Yeni yıl için yazı yazmak istemiştim. Amacım neşe dolu bir başlangıç için bir kaç detay, trend, alışverişliklerden bahsetmekti. Bu sabah bir AVM'ye gittim, insanlar delirmiş gibi alışveriş yapıyorlardı, sanki cüzdandaki para ve kredi kartı limitleri bir an önce kurtulunması gereken virüslerdi, "Aman al al, bende kalmasın, bak bunları da al, ohhh kurtuldum, ver poşetleri." diyaloglarının geçtiğini hayal etmeye başladığımda kendimi bir kafeye attım ve başladım internette araştırmaya; hangi site yılbaşı için ne yazmış, ne yapmış, kampanya vs durumları nedir. Tableti alaşağı etmemek için zor tuttum kendimi. Arkadaş, hani temiz bir sayfa açıyorduk, hani yenilenecektik, dilekler dileyecek hedefler koyacaktık, hani yüklerimizden kurtulacaktık? Tamam her şeyi geçtim, aile olmak birlikte olmak falandı esas önemli olan, mevzu ne zaman sadece para harcamaya geldi? 

Hani diyelim "Yeni yılda sevdiklerimizi hatırlayamayalım mı" dedi biri, tabi hatırlamak güzel ama en son ne zaman kart atıldı Fransa'da ki kuzene, Denizli'de ki teyzeye Amerika'da ki üniversite kankana?  Hatırlamak için illa deve yüküyle para verip hediye almak, onu da 6 taksite bölüp her ay ekstrede gördüğünde sevgiyle anmak mı lazım? Her ay hatırlamak için taksite değil, sağlam bir ajandaya ihtiyaç var zaten. 



"Hadi anneme, babama, hiç olmazsa bozulmasın diye sevgilime hediye alayım" diyorsanız, bir kaç fikir önerisi için sevgili dostum Bengü'nün blog'unda çok güzel alternatifler sunulmuş. Hem de her bütçeye uygun bir şeyler var. Ben de doğrusu bir tek eşime ve kardeşlerime hediye aldım, kardeşlerim zaten ne zaman bir şey alsam mutlu oluyorlar, bizim öyle özel günleri bekleme gibi bir ritüelimiz yok ama istedikleri bir şeyler hep oluyor yani onlara yılbaşı fark etmiyor, eşime ise içerisine yazdığım güzel kartı okuması için bir paket hazırladım ( Evde boşuna arama, bulamayacağın yerlere sakladım=)). 
http://benguilehayat.blogspot.com/
http://benguilehayat.blogspot.com/2013/12/ylbasnda-ne-hediye-alsam.html


Ben bu yeni yılda yapacaklarıma yılbaşı gecesi itibariyle 'start' vereceğim. Hep çok sevmişimdir yılbaşlarını, hep umutlu ve heyecanlı olmuşumdur. 01 Ocak sabahları yeni bir hayata uyanmış gibi olurum çünkü. Ancak bu senenin hayatımda yeri farklı olacak, biliyorum. Hiç yapmadığım kadar ilgilendim kendimle, dinlendim, radikal kararlar verdim, mevcut duruma baş kaldırdım, değiştirdim, şunu şunu sadece kendim için yapacağım dedim ve yaptım, ruhumu dinledim, kırgınlıklarımı anlattım, yaralarımı sardım ama önce kabul ettim, kendimi tanımak için fiziksel olmayan yolculuklara çıktım, çocukluğumu hatırladım, çocuk yanlarımı gösterdim, çocuk gibi heyecanlandım, istedim, inandım. Çocuk olmanın tadını çıkardım. Sonra kusurlarımı sevdim, kusursuzluğun doğada olmadığını görünce yaprakların gökyüzünün kuşların kusurlarını sevdim, güzellik orada saklıydı. Bana 'kaç kilo verdin?' diye soranlara 'Vermek istediğim 23kg var ama henüz vermedim' dediğimde dürüst olduğum için gurur duydum kendimle, bu sorunu yaşamamın da bir sebebi olduğunu bilerek inatla inanmaya devam ediyorum başaracağıma, bu deneyimin beni çok farklı yerlere taşıyacağını öğrendim çünkü, bir nedenim vardı. 



Bu süreçte beni destekleyen sevgili Ayşe Burcu Eren Önen hocama teşekkür ederim, içimdeki çocukla, geçmişimle ve geleceğimle barışmamı sağladığı ve kendim olmanın o ihtişamını tattırdığı için. Ben yolu yarıladım tüm bunlar sayesinde, evet kilo olarak başındayım ama işin ortasındayım aslında çünkü artık saklanmıyorum, kendi kendime kaldığımda ağlamıyorum, en ufak başarısızlıkta kendimi suçlamıyorum, çok değerli bir varlık olduğuma, parçası olarak bir bütünde varlığımın fark yarattığına inanıyorum. Aynada kendime bakmamak için yüzümü çevirmiyorum artık, bir çocuk görüyorum karşımda, ufak kıvırcık saçlı kocaman kahve rengi gözlü minik burunlu, güvende hisseden ve çok sevilen. O kadar uzun zaman olmuştu ki kaybedeli, onu buldum işte, hayallerimi hatırlattı, o yüzden yolun yarısındayım ben, diğer yarısını da yürüyebilirim, biliyorum.

31 Aralık gecesi ve sonrası çok farklı olacak, çünkü ben farklılaştım. Nereden nereye geldim diye bakıyorum kendime ve yazdıklarım geliyor aklıma. Gözlerimi kapatıp nasıl biri olmak istiyorum aslında diye hayal ettiğimde ve sonrasında yazdığımda ki farklar.. Şimdi Ben ve Hayalimde ki Ben olarak.


Bunları yazarken gerçekten böyle hissediyordum. Aradan çok zaman geçmedi ama şimdi 'Yuhhh ne kadar acımasız davranmışım kendime, insan insana bunu yapar mı' diyorum, bakınca aradaki farkı anlıyorum, hayalimdeki ben aslında görmekten kaçındığım benmişim, biraz çaba ile mümkün olacak benmişim, hayal değil 'Hedef'miş aslında. Kendime puanlar verirken dürüsttüm, öyleydim, öyle hissediyordum, içten içe dokunsan un ufak olacak kumdan bir kale haline geliyordum, dışarıdan güçlü ve tam görünen. 
Her şeyi tam birinin hayatına 4/10 vermesi normal mi?
Özgüven 3/10
Kendini Onaylama 5/10
Kendini takdir etme 4/10 
Var olduğun hali beğenme 1/10

'Var olduğu hali' beğenmeyen, varlığını kabul edebilir mi? Varlığını kabul etmeyen 'Var' olabilir mi? Nasıl varlığını gösterecek işlere imza atar? Peki, var olmayan bir şeyi sevebilir mi insan?

O siyah diz altına inen kocaman hırka var ya, hani önünü üst üste koyarak kollarını birleştirdiğin, göbeğini kalçanı gizlediğini düşündüğün, gizleyerek yok saydığın. Bedeninin hepsini olmasa bile bir parçasını bile yok saymak, kabul etmemek, parçalamak... 'Keşke' ile başlayan ve 'Ama zaten ben ....' diye bitenler..

"Kocaman insanlar olduk ayol, neremizde kalsın çocuk yan!" diyen oluyor. O öyle senkronize büyüyen bir hadise değil ki. Siz hiç babanızı özlemediniz mi, ağabeyinizin canı istemese de yalvar yakar bir yerlere sürüklemediniz mi veya sevdiğinize 'Ben sana küstüm' demediniz mi? Hasta olduğunuzda annenizi aramadı mı gözleriniz? Anne babası içinde yaşayan herkes hala o çocuğa da sahiptir, farkında değildir o ayrı, zaten o çocuk bu ret edişe unutuluşa kırılıyor en çok. Ağabeyim yok ama deli özlerim babamı, yanımdaysa ama konuşmuyorsa bile özlerim, kulağımda çınlar 'Babişim' demesi. Eşimin babasını da özlerim, o evdeyken nasıl bir çocuk olduğunu düşler özlerim. Annemin yanında uyumayı, fincan tutan kırmızı ojeli parmaklarını, ayna karşısında makyaj yaparken onu izlemeyi, İstanbul kazan biz kepçe gezmeyi, babamın en sevdiği yemek olan fırında makarnayı yaparken ki gözlerindeki parıltıyı özlerim. Eşimin annesini özlerim çok, sesindeki tarihi yaşanmışlıkları ve ona bakışındaki güzelliği özlerim.


 Benim içimde ki çocuğun sesi yüksek çıkıyor son 9-10 aydır , 'Neden yapamıyorum, neden başaramıyorum, niye benim başıma geliyor' diye güzdüz vakti kıyafetlerimin arasında hıçkıra hıçkıra ağlamaktan geldim bu günlere. Varlığım tam ve bütün, değerli ve güvendeyim, kendime inanıyorum diyebilmek için çok yol yürüdüm. Yürüdük aslında, içimdeki çocuk ve ben, ikimiz, hayallerimiz.

Yazmadım hediye alternatiflerini, içimdeki kırgınlıkları nasıl tamir ettiğimi paylaşmak istedim sizlerle, neden inanıyorum bu kadar bu yeni yıla onu anlatmak istedim, biliyorum bir yerlerde acı çekenler var 'Geçecek' demek için yazdım bu yazıyı. Başka bir şey olsun istiyorsanız hayatınızda, başka biri gibi davranın, kim olduğunuzu, gücünüzü hatırlayın. Adım atın bu yılbaşı gecesi, farklı olsun, güzel olsun.

Pazar günü şirin bir kese hediye aldım, bu sene gerçekleştireceğim hedefleri yazıp koyacağım içine, evin en görünen yerine asacağım, başaracağım o hedefleri ve o gün, başardığım gün keseyi açarken fotoğraflarımı paylaşacağım sizlerle. Bu yılbaşı gecesi herkes geriye doğru sayarken ben içimden, gönlümden dualar edeceğim, 'Başarmamız' için güç ve kuvvet dileyeceğim, gözümde umut yaşlarıyla.



Mutlu yıllar 'Son' Tombik Kuğularım...



4 Kasım 2013 Pazartesi

YENİ BİR HAYATA, HAZIR MISINIZ?? BAŞLIYORUM !!

Tatil bitti, hep aynı hüsranla yurda döndüm, peki neler oldu yolda?


Buraya gelene kadar çok mücadele verdim, Kilo aldım verdim aldım verdim, pik yapmış olan bedenimle başbaşa kaldım. Dinledim, mücadele ettim, irademi kaybettim, geri kazandım ama sonra kendime tekrar inanmaya karar verdim ve yola çıktım. Karşınız son derece tombik bir kuğu olarak, gardırobundaki kıyafetlerin sadece %5'ini giyebilen bir kuğu olarak karşınızdayım. Olsun varsın şimdilik durum bu olsun, kısa da bir bilgi ilişmiş olsun.

6 Eylül 2013 Cuma

SAKİNLEŞİYORUM BEN DE ZAMAN ZAMAN


Hayat tatilden ibaret değil elbette, olsa dünyanın en mutlu insanı falan olabilirdim aslında ama olmadığı gerçeğine çabuk alıştım. Tatildeyken olan oldu, yenen yendi, alındıysa kilo ona da eyvallah. Bu yazımda kilodan bile bahsetmeye niyetli değilim, son zamanlarda rejim beslenme gibi problemlerden daha çok neden bu problemi çözmekle görevlendirildiğim veya neden bu problemi yarattığımı daha çok düşünür oldum. 


Suyun bana ne kadar iyi geldiğini, kendime ayırdığım zamanların gittikçe daha kaliteli hale dönüştüğünü ve organik beslenmenin cildim ruhum tüm dünya üzerindeki olumlu etkilerini fark ettiğim şahane bir tatil geçirdim bu yaz. Kısa sürmesi, tüm görevlerin tamamlanamaması gibi hiçbir düşünce bu tatilin verimliliğinin önüne geçemedi. Bazı durumlar için atılabilecek yeni adımları düşündüm, kurdum, karar verdim. Suda kendime ayna tuttum, itiraf ettim, sakinleştim ve daha çok sakinleşmenin alternatiflerini düşündüm. Zira kafamda minik bir kablo koptuğunda yanımda ötemde kim varsa yakabiliyorum, evet tüm bu sakinleştim söylemlerime rağmen yani bazen kontrol mekanizmam uçup gidebiliyor. Size hiç olmaz mı, başkasına şöyle şöyle yap diye verdiğiniz akılları öyle durumlar olur ki siz yapamazsınız ve bir anda yalancı çoban hikayesine döner ortam. Kendimi mümkün olduğunca tutuyorum ama tutmak getekiyor bazen, suya bağırmak, içine atmamak ama anlatmanın tatlı yolunu bulmak gerekiyor, hala öğreniyorum, hala hata yapıyorum ve eniden öğreniyorum. Bu hiç bitmeyecek bir döngü gibi, öğrenmeye devam ettikçe büyüyorum.

Farkına varınca nerede sorun olduğunu çözüm de daha çabuk çıkıyor karşınıza, yani benim sakinleşmek ve biraz motivasyon eksikliğimi gidermem gerektiğini anladığım andan kısa bir süre sonra film izlemenin,  yürümenin, sakince uzanıp sesleri seslerimi dinlemenin, naneli limonata içmenin, koluma nemlendirici sürmenin bana iyi geldiğini fark ettim. Ufacık, görünmez detaylar detaylar, detaylar içinde debelenen kadınlar ama aynı detaylarda çözümü bulanda nedense o kadınlar. Misssssss.  Vee gülmek, kadına en yakışan ruj olabilir bence, kahkaha kokulu lipstick, gülücük aromalı gloss hayallerim var artık. Bunlar yapılsın yenilik isteniyorsa, hadi yapsınlar bakalım..

Bu arada dışarıda bir yerlerde salata yemeye çalışırken aldığımdan daha çok kalori harcadığımı fark ettim. Marulu ikiye katla çatala sıkıştır, peynir almaya çalış, sosu çok geldi kenara sıyır, rokalar aradan fırlıyor onları yakala derken terliyorum resmen. Hamburger ve pizza gibi hem eline hem bedenine yapışmıyor nede olsa, salata candır hafiftir hafifletir, yemesi zor olsada 'Seni seviyorum Marul!'...

Sevgiler

17 Ağustos 2013 Cumartesi

ELEMENTLER İÇİNDEN BİR SENİ SEÇTİM DENEMESİ


Kuğu'un yaşam alanı sudur diye bir laf etmiştim daha önceki yazılarımda, onun hakkını vermek için 'vakit bu vakittir' diyerek tek başıma atladım suya. Dubalara kadar (duba 'sınırsızın sınırını' temsil eder hep aklımda ve nedense aşılması gereklidir, dayanamaz insan) slowmotion yüzdükten sonra sakinleşip daimi dostum denizle kaldık başbaşa. Tutunmadan su üstünde saatlerce kalabilmekte benim marifetim:) Kendini dinlemek güzeldir, sessizlik içinde gerçekten duyabilirsiniz ruhunuzu. Huzursuzsa sakinleştirebilir, umutsuzsa saçını başını okşayarak güven verebilirsiniz. Sadece su üstünde kalabilmek için bacakları hareket ettirirken bile bir çok şey düşleyebilir insan ki benim genelde en yaratıcı fikirlerim, hayatım ile ilgili isabetli kararlarım hep 'kurbalamaaa stili' sırasında ortaya çıkmıştır. 



15 Ağustos 2013 Perşembe

ASLAN GİBİ GERİ DÖNDÜMMMM....


O ilk an çok vurucu olur. Kıştan kalma süt beyaz tene bir de aynı dönem alınmış fazla kiloların yağları eklenince tatilcilere nasıl bir görüntü vereceğin telaşı sarar, muhtemelen bedeni de geniş bir pareo. Pareonun boyutudu da önemlidir elbette; şile bezi deniz elbisesi, uzun şal desenli pareo veya kısa naylon şöyle bir bağlamalık etekler. Fazla kilo kat sayısının aralıklarına göre belirlenir modeli, benim bu yaz en büyük kat sayı aralığındaki deniz elbisesi favorim oldu. Mekan Bodrum olunca, İstanbul’un en fit bay ve bayanları basmış kumsalları, gerçi Bodrum’da kum da yok ama neyse. 

2 Ağustos 2013 Cuma

"NOT TO DO" LIST BABE (Yapma Annemmm, Yeme)






Benim hayatta sevdiğim her şeyin zararlı olması kaçınılmaz bir kader halini aldı. Tatlı severim kilo yapar, yurt dışı dışı dışı gezmeyi severim bütçeye zarar yapar, kıyafette enteresanlıklar severim maaş yatar, yemek yapmayı severim akşam uyku yatar, masamda içki varsa sohbet dostluk severim o hafta rejim uçar, ayakkabı severim topuklarımı söker atar, sevdim mi çok severim kalbe zarar yapar....

31 Temmuz 2013 Çarşamba

GÜNÜN DETAYI No.06


Düttürüdütt düdüdürüdüttürüdütttt... Bu sesi çıkarmaya çalışırken verdiğim genel rahatsızlıktan dolayı şekerim elimden alınmış olsa bile ki şeker yememem gerekiyordu, keyfim gayet yerinde. Çocukluğuma geri döne döne çocuk olarak paralize oldum resmen, kaldı mı benim ruh hayalle gerçek arasında, düttürüüdüttt dürürüdüttürüdüüüttttt... Azıcık özgür bırakın ruhunuzu, gülümseyin, rahatlayın ve affedin bir şeker karşılığında, henüz hala çocuğuz (kargalar 150 yıl yaşıyor, 50 yaşında olsan bile bu karşılaştırmada hala çocuk olabilme şansını kullan). Ben spora kaçıyorum, dönüşte pestilimin çıktığı kısımlarımda hala birazcık hal kaldıysa görüşürüz zira Hocam beni fena zorluyor.

Sevgiler

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Dr. AYÇA KAYA ve SON TOMBİK KUĞU'NUN SAĞLIKLI YAŞAM SÖYLEŞİSİ - GALA


Bir çok zayıflama deneyimim oldu ömrüm boyunca ve doğal olarak diyetisyen, doktor ve alternatif yöntemler, bir değil beş değil on değil, öyle bir çılgınlık. Onların bir günahı yok, benim devreler sorunlu. Bir gazla başlayıp ‘Yapamıyorum arkadaş ben, yemesem de veremiyorum’ diyerek bitiriyordum. Yemesem dediğime de pek bakmayın. İnanmadığım bir şeye başladığım için yani aslında özünde kendime inanmadığım için kimsenin faydası olamıyordu bu çaresiz mazluma.




Sonuncusunda annemin hediyesi üzerine yeni bir doktora gittim, bilmiyorum bu kaçıncı yani sayamadım. Bağdat caddesinin minyon hanımları arasından geçerek ulaştığımda kapıda bizi şeker ötesi bir bayan karşıladı. Yeliz abla’ya buradan selam olsun, benim hep ’erken geleyim, aradan girerim beklerim biraz’ gibi kaprislerimi gülümseyerek karşılamaya devam ediyor, üstelik her gittiğimde kucaklaşarak buluşuyoruz, seviyoruz birbirimizi yahu. 

İnsan doktoruna bu motivasyonla giderse başarısız olur mu? Olur? Misal ben ilk gittiğimde başarısız oldum ama bu benim hatamdı (hatamı da kabul ederim). Kendime inanmıyor, kızıyor, kavga ediyor ve sürekli cezalandırıyorken tanıştım Ayça Kaya ile. Gözlerinin içi gülen kadın, güzel insan. Ama benim gözlerimdeki o parıltı kaybolmuştu, dükkanı kapatmış bakkala dönmüştüm eğlenceli her şey içeride kitli, kilodan önce tiroit problemi insülin direnci gibi birçok sıkıntıyı öncelikli halletmemiz gerekiyordu, (kilolar ile geldi neredeyse hepsi, daha önce bilmem ben öyle hastalık falan) sağlığı geri kazanmak madde 1’di ama ben kendimde o gücü bulamadım hiç, ilk gittiğimde bile yüzüm asıktı, bu nedenle ara vermeye karar verdim. Önce o parıltıyı geri kazanacaktım, kavgayı bitirecek ve bu sefer sadece kendim için inanç toplayarak gidecektim yanına.



Sanılanın aksine geri dönme sözü verilip bir daha gidilmeyen doktorlardan değildi, insanın aklında kalan, inanılan, ‘bir tek o yardım edebilir’ denilenlerdendi. Geri döndüm. Beni yine o güler yüzleriyle karşıladılar, bu sefer bende onlara kocaman gülümsüyordum, ‘değiştim’ dediğimde inandılar bana, bıraktığım dönemde aldığım kiloları bile yüzüme vurmadılar (hoş vursalardı altından kalkamazdım, bence göze alamadılar) ve hatta şu anda kilomu bile bilmiyorum. Tartılıyorum ama bana ekranı göstermiyorlar, bu sırrı bir tek Ayça Abla ve ekibi biliyor, böylelikle motivasyonum asla düşmüyor. İnsan doktoruna Abla der mi? Der vallahi, her gördüğünde ahtapot gibi boynuna atlar, özel hayatında yaşadığı sıkıntıyı bile paylaşır, öyle dost. İşte bu nedenle inanıyorum başaracağımıza çünkü ben diyet yapmıyorum, yaptırmıyorlar. Listem bile yok buzdolabına asacak.  Uzun bir yol değil, adım adım değiştiriyorlar beni, değiştiyorlar ki bir daha 10 kilo verip 20 kilo alarak, mutsuz ve dokunsan ağlayacakmış gibi geri dönmeyeyim. 

Tekrar başlamadan önce Tuna Hoca ile zihnimdeki ve kalbimdeki yanlış anlaşılmaları düzelttim (hala devam ediyoruz, onunla da söyleşi sözüm var en yakın zamanda yapacağım) şimdi sevgili Uzm. Dr. Ayça Kaya ve ekibi ile vücudumdaki yanlış anlaşılmaları düzeltiyorum. Son model makyajlanmış araba gibi çıkacağım tatillere, o derece emek var üzerimde.


Biraz önce buzdolabına asacağım listem yok derken ciddiydim yalnız, liste tarif falan yok, yediğimi yazdığım bir defterim ve doktorumun son çıkan kitabı ‘Sayarak Zayıfla 5,3,3,3’ dışında çantamda biraz badem ve su ve bir elma var. Ben tırtıkladığım lokmaya kadar her yediğimi saati saatine yazıyorum ve o hafta buluştuğumuzda kendisine gösteriyorum, tek tek kalem kalem üzerinden geçerek yanlışlarımı gösteriyor, ‘Bu hafta bunun yerine bunu yapmanı öneriyorum’ diyerek alternatifler sunuyor, en problem yaşadığım noktalara çözümler buluyor. Yani ben bilemiyorum öyle kibrit kutusudur, 200gramdır, saniye tutulan maratonlar vs vs. Hava atmak gibi olmasın tatlı bile yiyorum (dondurma tarifi nasıl çıktı sanıyorsunuz=)). 


İlerleyen günlerde günlüğüm ve değiştirilen maddelerini, önerileri yazacağım ama şimdi söyleşi zamanı! Doktorum Uzm. Dr. Ayça Kaya ile Son Tombik Kuğu’nun keyifli söyleşine hoş geldiniz efendim, kalem kağıtlar hazırsa büyük değişimler yaratacak detaylarla dolu yazımız başlıyor!!!!!!!


Son Tombik Kuğu: Ayça Abla olarak yazabilir miyim?

Ayça Kaya: Tabi ki ( burada baya gülüyoruz, ilk günden beri annemin arkadaşlarından biri sanki öyle bir his var içimde. Gerçi annemle arkamdan planlar yapıyor olma ihtimalleri çok yüksek ‘Ayçacım eti senin kemiği de senin buyur’ demiş olabilir şaşırmam).

S.T.K. : Blog yazmaya yeniden başladım, yaşadıklarımı paylaşıyorum, spor yapıyorum yani eskiden olduğu gibi değil baya baya gidiyorum. Kendime bakmaya bile başladım mesela artık makyajla uyumuyorum (kahkahalar). Birde pozitif düşünce eğitimi alıyorum, kendime kızmıyorum baya baya ekip olduk biz kendimle. (Barış şarkıları içimde, ülkem için dualar sonsuz)

A.K. : Ben de inanıyorum sana (oleyyyyyyyyyy). Her gün yeni bir gün ve her gün yeniden başlıyorsun hayata. Tevekkül etmeyi ihmal etme. Ders çıkar, devam et.


(Bu arada birazcık özel konuştuk J, eşim falan okuyor bu yazıları, sansürün sebebi, anlarsınız halimi)

S.T.K. : Bu insülin direnci ne menem bir şeymiş yahu, inanılmaz acıkıyorum, ben kendim ve şahsım olarak 3 kişilik acıkıyoruz. Yemek yiyorum 1 saat sonra gözüm buzdolabında. Ne yapmam lazım?

A.K. : Bu tamamen insülin ile ilgili, acıkmaların, yorgunluğun ve tatlıya olan düşkünlüğün. Sütlü kahve içebilirsin bu ani acıkmalarda. Yiyecek bir şey ise Leblebi (beyaz veya sarı).

S.T.K. :  Asıl sorun gece başlıyor, ben gece yemek yiyince kilo alıyorum ama geç saatte yatıyorum ve bir şeyler yemek istiyorum. Beni durduracak ya da çok zarar vermeyecek bir yöntem var mı? (Hoş geldin Paradox, özlemiştik bebişim, otur bi çay söyleyelim sana)

A.K. : Gece zaten çok geç yatmamaya çalış, ama çok acıkırsan 8-9 adet kuru çekirdekli vişne ye.

S.T.K. : Metabolizmamın şakacı olduğunu biliyoruz, peki biraz ona destek verebilecek, hızlanmasına yardım edecek bir yöntem var mı?

A.K. : Midenin durumu iyi ise yemeklerden önce yarım greyfurt yiyebilirsin ve günde 2-3 fincan yeşil çay içebilirsin.

S.T.K. : Gücüm çok azalıyor, baygın gibi geziyorum, enerjim olsa sporumu daha çok yapacağım ama bu bahane değil gerçekten nine gibi hissettiğim günler oluyor. Nasıl enerjimi geri kazanabilirim?

A.K. : İnsülin direncini tedavi ediyoruz, düzelince enerjin de geri gelecek, o zamana kadar sporunu ihmal etme, yap.

S.T.K. : Tatlı yemeyi çok seviyorum, gözüm dönüyor, rüyama giriyor, ağlayasım geliyor, üzülüyorum kendime, ne yapabilirim (burada biraz fazla gülmüşüz gözümüzden yaş geldi, kendimi kendimle bu kadar güldürdüğüm de az olmuştur).

A.K.: Kuru hurmaları al, çekirdeklerini çıkart içine günkurusu kayısı ekle haşla ve rondoya 1 tatlı kaşığı tarçın, 5-6 çiğ badem koyup püre haline getir. Sonra onu kalın hamur gibi aç ve streçle dolaba koy. Dilim dilim yiyebilirsin. Tatlı isteğini giderecektir. ( Şahane bir tarif, ben yaptım, bir dilim yedim ertesi gün canım çekti bir dilim daha almak istedim, kahvemi koydum ve puffff geri kalanını eşim bitirmiş. Bravo bravo, başka alternatifi yok çünkü)

S.T.K. : Kavun, karpuz gibi soğuk meyveler yiyince iyi hissediyorum, limonata vs. uygun mu tüketebilir miyim? Malum yaz geldi, sıcak.

A.K. : Meyve şekerin şekil değiştirmiş halidir, fazlası şeker olarak vücudunda kalır. Özellikle kavun ve karpuz çok şekerlidir. Ama bir ince dilim karpuz yiyebilirsin. Limonatayı sen yapıyorsan ve şeker koymuyorsan uygundur.


Ödevlerimi vermeden önce minik bir konuşma yaptı bana Ayça Abla ve bu söyleşiden bir hafta sonra gittiğimde 500gr yağ gitmişti. Az mı? 2 paket margarin hayal et.. Evet bence de affeeeriiimmm bana öpüyorum kendimi. İçimin yağları eridi ayol hahayyt.

Ayça Kaya: Asla demoralize olma, buna müsaade etme. Her gün yeniden başla, yeni bir gün ve bir önceki günden daha az yemeye niyet et. Dün bitti bugün yeniden başlıyorsun. Bencil olma her şeyi paylaş. Hayata iyi ve güzel tarafından bak ve en önemlisi Affet!  Affettikçe hafifleyeceksin.

Ve ödevin;
Ekmek (beyaz ekmek yasak, insülin tetikçisi) dışında tahıl tüketme (kek, börek, makarna, pilav vs vs).
Her yediğini dakikası dakikasına yaz.
5333 kuralını uygulamaya çalış. +,- 1 olabilir bu hafta. (mesela 5 tahıl hakkım var ama ben 4 yedim, sorun değil veya 3 süt ürünü hakkım var ama bu hafta 4 tükettim, bozulmaca yok).


Bu haftaki söyleşimiz biterken önümüzdeki hafta için yeni bir randevu aldım ve şimdiden soruları düşünmeye başladım. Öğrendiğim bu önemli bilgileri sizlerle paylaşmak için can atıyordum. Herkes bilmeli bunları, yaymalıyız böyle eski uğur mektupları gibi.


İçimden ‘Şanslısın be Tombik Kuğu, değerini bil’ diye geçirdim. Gülümsedim ve Cadde’de minik bir yürüyüşe çıktım, ağaçlarıma sarıldım, inandım!!!






27 Mayıs 2013 Pazartesi

HEY KUĞU KARDEŞ, GERÇEKTEN, KİMSİN SEN?


Aynada gördüğümüz kişi gerçek olsaydı acaba nasıl olurdu da bir gün dünya güzeli bir kadın bir gün çirkin kraliçeye dönüşebiliyor olurduk? Bu nasıl bir hız ve değişim döngüsü olabilirdi? Fastfood zincirinin ruhumuza yansıması gibi bir şey mi bu, 3 dakikada değişir dünya, yanına bir de milkshake lütfen çilekli olsun? 10 Kilo aldığında yada göbeğin çıktığında, dönüştüğünü sandığın insan gerçekten o kadar çirkin ve umutsuz olabilir mi? Yani geçen ay beyaz teniz, parlak gözleri ve pembe yanakların ile hafif edalı ve alımlı kadın nasıl olur da bir anda bambaşka biri oluverir? OLAMAZ. Aslında sen hep güzelsindir ama ruhunla kavga etmekten, bedenini yok saymaktan öyle yorulmuştur ki zihnin ruhun, kabul etmek istemedikçe kötülersin kendini kendine(tipe bak tombik, yuhhh bacaklara bak, bu yağlarla yazın uzun elbise hırkaya talimim, ben aslında başka biriyim bu beden benim değil ben bu şekilde hissetmiyorum). 

Daha önce bahsetmiştim; kendini seversen her şey bir anda değişir ve kolaylaşır, bebek gibi öp kokla iyi davran diye. Aslında sandığın gibi gözükmüyorsun dışarıdan, korkma, beğenmediğin her şey değişebilir, değiştirebilecek kadar güçlüsün, göbeğin mekikle, basenlerin koşuyla, selülitlerin masajlarla ve su ile geçebilir iradeni daha az yeme isteğini biraz inatçılıkla halledebilirsin ama kendine nasıl baktığın veya nasıl bakmak istediğin buradaki esas mesele. İşte tam bunları yeniden yeniden kendime hatırlatırken karşıma çıktı bu video. Alışkanlığım değildir ama o kadar güzel ve zarifçe anlatılmış ki daha önce sizlere bahsettiklerim, paylaşmadan yapamazdım....





Not: Son 3 gündür birazcık azıcık umutsuzluk havaları esiyordu başımın üzerinde. Sonra 'yeniden canlanacağım, daha inançlı olacağım, bize bunu borçluyum'dedim. Bunu kendi kendime 10 kez tekrar ettiğimde tarih 26 Mayıs 2013 saat 23:50'ydi. Bu videoya ise tam 9,5 saat sonra tamamen şans eseri denk geldim. İhtiyacım olan motivasyon aracım oldu. Bir anda çıktım o ruh halinden ve istediğim şekilde daha inançlı ve güçlü hissettim kendimi. Tamamen 'denk' geldi =))) İnandığımız her an bir mucize karşımıza çıkıyor aslında, tesadüflerin altında. Yeter ki onları görebilecek kadar umutlu olalım....


Tesadüflerle Kalın....