20 Ağustos 2014 Çarşamba

KAFAMDA DELİ SORULAR

Bunda da canım çekti ondan da ama hiç birini yiyemiyorum yemek sorun değilde hepsi yerine şeftali yemeye zorlanmak sorun oluyor artık, çocuk muyuz biz kardeşim kandırır gibi al sen bunu ye kesilir tatlı isteğin. Pardon da kimin ihtiyacı kesiliyor bu şekilde? Hayır var da böyle bir yöntem bana mı işlemiyor onu anlamaya çalışıyorum. Yemek tatlı vızzzz, boşver hepsini de en fenası insanın kendi kendine yetememesi durumunda yetecek kimsenin kimselerin arazi olması. 

Farklı şeyler bekleniyor hayatın bu döneminde, daha garip değişik bir tip oluyorsun, güzel tatlı falan da değilsin yani o baya sağlam bir züğürt tesellisi. Yanında  kimsede olmayınca, iki lafın belini kıramayınca, beklentilerin karşılanmayınca, kendini özel ve değerli en azından bir kaç aylığına hissedemeyince hissetmeye katkı görmeyince, herkes kendi dalgasına bakınca, sitem alınganlık falan değil bu yavru kuş, baya bayaaa hayal kırıklığı şangur şungur. Aman aman zaten olmasın, varlığı toplam nüfusun yokluğundan daha büyük bir bela, her lafı üzmek için her bakışı eksik bulmak için dediğim kişilikler oluyor tabi onları kayıt dışı bırakmayı öğrendim aklımda. Ama yine de tüm bu olaylar olurken Prensesliğe terfi edeceğim gün bugündür Hahayyyyt!! diye düşünürken kahrı bela Rumpelstiltskin hikayeye dalarak seni çevreni artık kim varsa ortalıkta kasıp kavurur, iş baya masaldan korku filmine evrilir ve hoooop kendini Unutulan Güzel ve 7 Hiçkimselere talim ederken bulursun. 

En temizi beklememek, net, mis gibi, akmaz kokmaz iş, ne iste ne üzül falan filan. Yok yok evde oturmaktan, tatlı ataklarından, hadi o da olmadı kesin hormonlar dalgalandığından oluyor tüm bunlar deyip geçsek mi hızlıca üstünden ne.
KAFAMDA DELİ SORULAR...


Not: Görseller eski Bana ait, Beyaz Fırında kendimi o porsiyondan bu porsiyona attığım zamanlar yani. Sırayla; Polka, Çilekli Milföy Pasta, Muzlu Rulo ve Balkabaklı Cheesecake. Yazdıkça bile tansiyonum düştü, ben biraz şeftali atıştırmaya gidiyorum. Bye

18 Ağustos 2014 Pazartesi

HORMONLARIMIN ELLERİ ÖPÜLESİ ALINGANLIKLARI


Bu yaz çok yazacak bir şey bulamadım, yaşayamadım ki yazayım, saksı mode on. Denıze ben mi girdim, ben mi yüzdüm amann şöyle kulaçlar kulaçlar masmavi. Ben mi kastım baharda da yazın cillop gibi salındım çeşme bodrum kos hadi bilemedin mykonos. Başka işlerim oldu benim, vaziyetler başıma üşüştü ben de attım kendimi başka başka yerlere çalıştım durdum.. Sonrası da oldu tabi ama onu başka zamana dertleşiriz, konuşuruz kırarız iki lafın belini. Siz şimdi deniz kenarı havuz alemlerdesiniz ben de ayrı bir alemdeyim, sorma sorma derdim büyük dokunsan dökülecek eteklerimden kaya kaya laflar da gidip birine çarpacak diye 1.vites homurdanıyorum. mailler birikmiş, nasıl verdin kiloları, geri aldın mı ya da nasıl koruyorsun formunu, şu diyetisyeni tavsiye eder misin?? Hepsine cevabımdır: Hoyyyyt bir durum yahu ne zayıflaması, yok kardeşim aylardır 2gr veremedim, bir süre daha veremeyeceğim, çokta tınnnn günler torbaya mı girdi daha önümüz kış ve genciz yani şunun şurasında hepsini hallederiz şişşşştttt, iradesiz adam sende pabucumun bloggerı. 

Tek kişi olsak ben gösterirdim yaz, bikini falan bayada takmıştım kafaya zaten kesin yırtardım bu işi (çok pis konuştular bıdır bıdır arkadamdan da kulağıma geldi, art art niyetler peşisıra cümle alem sanki ağzının içinde konuşuyor gizli kalacak sanıyor fesat ruhları, çıktı mı o laf bir kere senden her türlü duyarım ben) ama dediğim gibi yerim dar 2 kişiyim, ona rağmen gönlümce yiyemiyorum böyle ohhh deyip vur patlasın çal oynasın partiliyemiyorum kremşanti üstü sweetcherry  modunda. Şeker çıkmasın, tansiyon olmasın, aman obez bebek olur, gelişimi engellenir, bize mi vurdu bu piyango arkadaş lab araştırma bu kadar gelişmemişken ne yapıyordu insanlar, gözlernin akından mı anlıyorlardı da önlem alıyorlardı? Bence garezi bize tıp, teknoloji ve gelişimin. Bundan sonra biraz kendi gelişimimden bahsedeceğim, çok bildiğimden falan değil aman ha, yaşayarak kör topal tecrübe ettiğimden. Mesela 10kg+ fazlası olup hamile kalanların canı can değil, aşeremez, her gün tatlı yiyemez. 20kg ve üzerinde fazlası olanlarsa yandı ki ne yandı (bu grup benim adamlarımla dolu, canlarım benim mucxx mucxx ben yanınızdayım annem) ne tatlı ne hamurişi ne de öyle kalça göbek büyütmece; her yemekten sonra 20dk hafif tempo yürüyüş, bol su, şekerli gıdalar kesinlikle yasak haftada bir falan da yok öyle yağma, çok canın çekerse al bir havuz kemir :/ . 

Tüm hormonlarımın ellerin öpülesi alınganlıklarına, huzursuzluklarına veya tüm art art niyetleri peşi sıra dizilmişlerın bugün hortlamasına rağmen kanatlarım var benim ruhumda, uzun uçar hayallerim mavilere aşık, gözlerim hep bir güneş kamaşması böyle bir çocuk halleri çocuklu hallerden, ne bileyim işte hep o yiyemediğim şekerelerin akmış bulaşmış pembeleri ellerimde...


Anlatacağım daha uzun uzun, zaman bol ;)


Not: Son zamanlarda yeni favori kurgu çiftim bu topraklardan, Yaren ve Carlos'a öpücükler sevgiler hörmetler, içimde ki damar yolunu meydana çıkartıp kökenlerime döndürdükleri & yüzümü koltuk minderi kıvamındayken kocaman güldürdükleri için... Yemişim Hollywood'un snoob repliklerini, yanarım yanarım oy oy oyyyyy.


Öperim



4 Mart 2014 Salı

SIRADAKİ PARÇA, TÜM CANI ACIMIŞ KUĞULARIMA GELSİN....


Birinin seni çok sevmesi değiştirmiyor hislerini her zaman. Yani illa bir sevgili değil anne baba kardeş hatta bir candost bile olabilir. Eş dost bilmez içindeki efkârı, kendini sarmalayan iplerin ruhunda çıkıp tüm bedenini çepeçevre sarıp ruhuna geri demir attığını. Gencecik insan bunu nasıl yapar kendine olur,  hepimiz azıcık eserikliyiz ya dışarıdan bakınca o yüzden heralde kendi kendimize yaptığımıza inanılır; mağduru suçlama psikolojisi dedi bir sosyolog bugün. Düşersin ‘düz yolda yürüyemiyor’ derler,  kaza yaparsın ‘zaten çok dikkatsiz kullanır o’ derler diye örnekledi. Ne severmişiz düşeni düştüğü yerde görmekten zevk alıp, vurma isteği duymayı. Ama muhtemelen vurulmaz düşene, sağda solda gören olur diye. Bazen onun çekincesini de yaşamayanlar olur hayatta, kitapsız vururlar. Yani birinin seni sevmesi değiştirmiyor hislerini, onlarca sevenin olsa, bir sevmeyenin kafasından geçenleri yüzünden okuyabiliyorsan işte o zaman gömülüyorsun derinlerinde bir çukura. 

Herkesin sevmesi mi gerekir seni aslında, yoksa senin kendini sevmediğini mi hatırlatıyordur her biri ve bu yüzden koşarak uzaklaşmak geliyor içinden bilmiyorum. Bir hastalık olur, bir gaflet anı, canının sıkkın olduğu bir dönem veya sebepsiz bedenin değişmiştir, çok veya az kilo almışsındır yani kısaca sevmediğin yeni bir bedenin vardır nedeni nasılı önemsiz. Sen çıkmak istersin o halden, kostüm gibi durur üzerinde, sana ait değilmiş gibi, sanki hemen biri gelip “Bu ne hal, senin değil ki, ver bakalım bana.” diyecekmiş gibi. kimse gelmez. Aynada baktığın kişiye yabancılaşırsın, yabancılaştıkça kendinden uzaklaşırsın. Başkalarının derdini dinler, sıkılsan da yanlarında durur, aman laf etmesinler diye onaylamadığın şeylere baş sallarsın. 



Canını acıtır sözleri ama sen her şeye zaten alınır olmuşsundur onlara göre, gerçekten alındığında dikkate alınmaz güya, yani savunmasızsındır, kalkanların düşmüş hedef olmuş böyle incecik bir dalın arkasında saklanmaya çalışan tombik bir asker gibi durursun savaş alanında. Gözlerinde ateş fışkıranlara dönüp “Hayırdır dayı sorun mu var?” diyemezsin sadece kibarlıktan falan değil baya yani kimsenin dikkatini çekmemek için, senden başka kimse anlamaz hatta sende anlamazsın “nasıl yapamam ben, nasıl başaramam” diye garipsersin. 

Senden başka kimsenin anlamaması öyle bir noktada kendini belli eder ki işte o nokta kırılma anı olur, ya batarsın dibe ya çıkarsın hırs ve öfkeyle;  yine bir yabancılaşma anı yaşarsın sabahın köründe,(başka birinin bedeninde uyandığını hayal etsin bu duyguyu hiç tatmamışlar) ilk defa tasma takılmış bir kedi gibi kendi kuyruğunun çevresinde endişe ile dönerken buna anlam veremeyen en yakınındakinin canını yakmak istersin “Bak bu kadar acıyor benim canım” diye söyle söyler incitirsin, ama bilirsin ki hiçbir söz yaşadığın kırgınlığı telafi etmez daha çok hırs kuşanır daha acımasızlaşırsın, acımasızlığın söker derini en çok kanatır. Kimi üzsen en çok ağlayan sen olursun gün sonunda.


Kalbin hani böyle sıkışır gibi olur ya içinden çıkamazsın tüm bunların, o sıkışmıyordur aslında, bir kafesin parmaklıklarını hırpalıyordur; sesini duyman için, tutsaklığın bitmesi için. Özgür asi bir kuşsun aslında demişti Ali Poyrazoğlu bir kanadı kırık topallayarak hayatta kalmaya çalışan, çünkü cesaretimizi söküp almışlar ruhumuzdan. Kaçırırsın gözlerini, hakkında konuştuklarını bilirsin, birinin söylemesine gerek olmaz ama birisi gelir söyler yine, duyarsın yani her türlü, (kendinden kaçanların en büyük yeteneğidir birinin ne konuştuğunu hissettiğini gözlerinden okumak, kendininkini okuyamıyor ya ihtisası başkaları üzerine) süslü laflar söylense de altında yatan acıma duygusu değil senin düşmenin kutlamasıdır. Böyledir insanoğlu, başarının kıstası bir başkası ile arasında ki mesafenin dikey düşeydeki uzunluğudur kendince, bazılarımız farklı yaratılmışızdır elbette, düşeyler ve yatayların her kesişimde kendi yüzümüzle karşılaşırız, tek derdimiz kendimiz tek rakibimiz bir önce bir sonra ama yine kendimizdir. Yalnız kalmaktan korkarsın en çok, süreç değişmez;  ilk zamanlar yalnızlık kolaydır, başkalarını suçlarsın kendince suçluluk oran denklemleri kurarsın “Oh söyledim kurtuldum hıh!” diye rahatladığını düşünürsün ama 4. Gün sıkıntı! İşte o 4. gün kendini suçlama zamanı gelir, hazır zaten sevmiyorsun kendini, acımasızsın zaten, yaşadığın hissettiğin her şeyin bedeli ona kalır garibim. Sonrasını biliyorsun.



 Nasıl çıkar insan kendi boşluğundan, nasıl unutarak devam eder yarına, nasıl sevebilir bir yabancıyı kendi ruhunda, nasıl onu anlamayan tüm sevdiklerini özgür bırakabilir acısından…

 Affetmek…

Yeme onu yeme işte, dostun değil o senin, acını dindirmeyecek, rahatlamayacaksın o tabaktan sonra, içinde aç olan miden değil asi kuş, açlık öyle bir şey değil!! Cesaret!! Dışarıya çık, evinde oturma, nefes yok evde, nefes almak için dışarı çık, ağaç olsun orada, deniz veya su.. Toprak olsun orada. Dışarı çık. Soğuk değildir yalnız bir ev kadar hiçbir orman, yürü, bir ağacın dış kabuklarına dokun yaralarının geçeceğini hatırla, kafanı kaldır gökyüzüne bak sevildiğini bil, tak kulağına bir müzik, erkenden uyan git, güneş senin için doğsun. Bir dal yaprak, renkli çiçekler, dalga köpükleri, martılar, kuşların şıkırtısı.. Ruhunun bir parçası doğada saklı, seni bir tek o iyileştirebilir, Ana eki almasının bir sebebi var elbette, sarar yaralarını….

Biliyorum bunların hiç biri mucizeye benzemiyor böyle uzaktan bakınca, ne değiştirebilir ki diye düşünüyor insan düşününce. Unutmaya, konuşanları düşünenleri susturmaya, bedenini değiştirmeye, canını acıttığın tüm sevdiklerine yaşattığın dakikaları geri almaya veya kendine olan küslüğünden vazgeçirmeye gücü yetmez sanıyorsun.


YAŞAMAYA CESARET EDEMEDİĞİ İÇİN MUCİZELERLE KARŞILAŞAMIYOR YARALILAR..


Sen ey kadın
Sen topraksın, toprak anadansın
129 metre yüksekte bir plazanın içerisinde sadece yaralı kuşsun kanatları kırılmış

Toprağa dey, senin orası, senden, mucizelerin gerçekleştiği yer.