27 Eylül 2011 Salı

TOMBİK SOYAĞACIMIN GENİŞ GÖLGESİNDE ŞEKERLEME YEMEK



En son bu kadar kalabalık olduğumuzda sanırım hala üniversiteye gidiyordum. Anne, hala, teyze .. Ailemde ne kadar kadın varsa toplaştık. Belli bir süre geçmişten, kimliğini bilmediğim aile büyükleri ve küçüklerinden bahsettikte sonra bakınız sadece bahsettikten diyorum,sonra kadınsal mevzulara döndük. Eee o kadar kadın bir araya toplanınca bu rutini yaşamak kaçınılmaz oluyor. Ben o esnada ufaktan kaçmaya çabalayıp 'tuvalete gitmem lazım' falan gibi bahaneler yaratmaya uğraştım ama yemediler ve masaya zorla geri oturtuldum. Bizim ailenin kadınları biraz akıllı oluyorlar; konunun bana döneceğini ne kadar tahmin ediyorsam, onlar da benim sıvışmaya çalışacağımı o kadar iyi biliyorlardı. Kıl tüy muhabbetini geçtiğimiz 20 sene boyunca yaptığımız için yeni gündemimiz olan kilo sorununa yöneldik. Biz aileden tombiğiz, imza gibi bir şey bu. Bir soy  ağacı yapmamız gerekirse bizim ağaç biraz etine dolgun olur, meyvelerin büyüklüklüğünde de dalları muhtemelen sarkık olurdu. Buna rağmen her buluşmada illa bir kurabiye, börek çaydan oluşan set menü masada olur. Sanki hepsi 34 bedenmiş, suyun bile kalorisinin hesabını yapmazmış gibi tıkınıp dururlar. Demlik demlik çay höpürdetirler, eee kurabiyeler kuru kuru gitmiyor onlar da haklı.



Durum böyle olunca genetik şişman olduğuma kadar verdim. Milletin geninde mavi göz, uzun bacak, çıkık popo olur benimkinde fazla kilo, gıdı, göbek. Bahtsızlığımın ortaçağlara dayandığına karar verip bizimkileri dinlemeye koyuldum. Baktım herkesin fazlalığı farklı olsa bile hissettikleri hatta söyledikleri kelimeler bire bir aynı. 
'Ben gelinken belim aha şuncacıktı',
 'Ben senin yaşındayken 36 beden pantalon giyerdim tey tey', 'Genç kızken beni manken sanıp sokakta fotoğraflarımı çekererdi'. Şişli'nin vakti zamanında dutluk olduğuna ne kadar inanamıyorsam bu söylenenlere de o kadar inanamıyorum. Kabahat benim değil ki, şu son durumu görünce evvelisi gözümde canlanmıyor, henüz o kadar sağlam bir hayalgücüne sahip değilim.




21 Eylül 2011 Çarşamba

LÜLE LÜLE SAÇLARIM BEKLEDİ HEP AŞKLARIM



Her dışarı çıkmamda ufak bir facianın eşiğine geliyoruz. Yok ben banyoda çok kalıyormuşum, hep gecikiyormuşuz, onca saat ne yapabilirmiş bir insan? Bıdı bıdı bıdı. Tamam kabul ama asıl merak ettiğim; peki bir erkeğin bakımı ne kadar sürüyor? Belki 15, belki 20 dakika. Bir belgeselde izlemiştim; hipopotamlar da duş almak için aynı süreyi kullanıyorlarmış. Çimip çıkıyorlar ufacık gölete. Acaba hipopotam olma şansım var mı ya da erkek falan? 


Kaş, ağda, saç, manikür, cilt bakımı, dip boyası,...vb. Hepsini topla, tüm gün kuafördesin. Üstelik hayatında bir kere falan değil, her ay rutin olarak (regl ile düz orantı,hesaplayın işte). Hatta bazılarımız abartıp bunu her hafta yapabiliyor. Bu kapasiteye sahip bir kaç arkadaşımda var hani. Bu kadarla kalsa iyi, erkekler bizim kuaförlerdeki kahve ve ikrama da takmış durumdalar. Para harcayalım diye hizmette sınır yokmuş, onlar berbere gidince yıka çık usulü çalışıyorlarmış (hipopotamlardan bahsetmiştim değil mi?). Anlatamıyorum işte, alakası yok. Tüm günümüz orada geçiyor, adamlar da bakıyorlar bizim gitmeye niyetimiz yok açlıktan düşüp ölürsek başlarına iş açılır diye kahve, çay, tost ikramı yapıyorlar. Yoksa kafe olarak hizmet vermek eminim onların da hoşuna gitmiyordur. Birinin seni daha da güzelleştirmek için kendini paralaması oldukça keyifli ama sonuç 'para'lama olunca kabak senin cüzdanın başına patlıyor, eh bir kahveyide çok görmeyin artık.



14 Eylül 2011 Çarşamba

SEVGİLİNİN GÖZÜNDEKİ YAVRU CEYLANDAN YAVRU PANDAYA TERFİ ETMEK



Kabul ediyorum dışarıda farklı mekanlarda farklı yemekler yemeyi seven, ev işi bilmeyen, kariyer ve entellektüel gelişime daha çok önem veren, alışverişe bayılan sıradışı bir eşim. Ama allahtan bizimki henüz sıradan evlilikler grubuna girmedi, böyle giderse hiç giremeyecek. Tamam sevgiliyken kelebek sayısı daha fazlaydı anlıyorum ama evlenince neden işleri değiştiriyoruz ki? Hem böylelikle aşık olduğun ilk 3 ayki zayıflama ivmeni hiç kaybetmemiş oluyorsun. Bence yine o gelmeden hazırlanıp süslenmeli kapıya çıkıp yeni keşfettiğiniz bir mekana gidilip güzel yemek ve içki eşliğinde cilveleşmelisin. Cilve burda karşılıklı yapılan bir aktivite olunca halk arasında 'çifte kumrular' olarak damglanıyorsun, varsın o da olsun. 







11 Eylül 2011 Pazar

BANDIRA BANDIRA YEMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ


Bir elimde zeytinyağı bir elimde tereyağı, sanırım çıldırmanın eşiğinde yakaladım kendimi. Uzun süren bir bulanıklıktan sonra kendime geldim. Akşam yemeğe eşimin ailesi gelecekti ve ben hala balıketli olmanın getirdiği sorumluluk ile rejimime devam ediyordum, ediyorum. Kendi yiyeceklerimle insanların hayata karşı mutlu duruşlarını etkilememek için daha lezzetli bir şeyler yapmam gerekir diye düşünüp; soğuk meze, sıcak meze, ara sıcak, ana yemek ve öldürücü darbe olarak tatlı sıralamasını hazırladım. Evet yaptım bunu! Ne de olsa tek amacım karın doyurmak değil, göz doldurmakta fena olmaz hani.

Kendi ailem gelince problem yok, annem zaten doğuştan sağlık düşkünü ve  26 yıllık evlilik sonucu babam da bir yeşil sever oldu. Ama eşinin ailesi yemeğe geliyorsa işler biraz karışıyor ve 5 katı enerji harcıyorsun. O bardaklar bir kere dolu olsun lütfen, yavaş yavaş tadını çıkartarak için!  Bu git-gel durumu tempolu yapılırsa spor yerine bile sayılabilir. Ama benim vücudum fazla akıllı bir yaratık halini aldı son zamanlarda, harcadıklarının yerini hemen doldurmak istiyor. Sanırım spora tepkisini bu eşkilde ifade ediyor.

Ayıptır söylemesi, pilavım çok güzel olur. Ohh, kepçe kepçe yiyebilir insan patlayana kadar. Ama sanırım görümcem benimle aynı fikirde değil. Ellerimle hazırladığım o caanım yemekleri yemek onun için ufak bir seramoni halini alıyor, kökenlerinin bir yerinde japon olma ihtimali geliyor aklıma, çatalda pirinçlerimi görüyorum baldo baldo, teker teker yutuyor. Tabi masanın karşı tarafından sonunda oturmayı başarmış ben kurdeşen döküyorum sıkıntı stresten. O piriçlerle her gözgöze geldiğimizde kaşıntım artıyor. Akşamları yemek yemezmiş normalde ama beni de kıramıyor. Canımmmm! 




10 Eylül 2011 Cumartesi

AH O YANAKLAR YAKTI BENİ !

Dün akşam bir kaza sonucu eski fotoğraflarımı buldum. Hem kendi fotoğraflarım hem de eşimin çocukluk fotoğrafları. İşte o anda kabus tekrar başladı. 'Yok buna bakma', 'Ayy çok çirkin çıkmışım hayatta göstermem', ve binlerce farklı bahane. Sonuç olarak büyük bir kısmını saklamayı başardım. Gördükleri de sadece bebeklik fotoğraflarıydı.


Kabul ediyorum, komik bir bebekmişim. Kocaman parlak yanaklar var ama göz yok, burun yok, dudak yok tabi o tombiklikte. Annem de sağolsun ne kadar fiyonk renk fırfır varsa giydirirmiş. Tam bir pasta görüntüsü. Bu durum teyzeler halalar için çok iştah kabartıcıydı. O dönemde  boğumlarım şirin mi şirin, göbeğimdeki katlar şekarpare olarak nitelendiriliyordu. Tabi sonsuza kadar böyle devam etmedi. Bir anda kararlarını değiştirip size çok fena çalım atıyorlar. 'Bak bak hala çok sevimli değil mi yanaklarım?' diye kabul görmeye çalışıyorsun ama yemezler cicim, o yanakların süre limiti var. 15 olduğun gün süre doluyor ve artık şirin değil fazla oluyorlar. Her fazlalık gibi göze batıyorlar. Ee hani şirindim, sevimliydim, benim gibi çocuk yoktu? N'oldu? Ben söyliyeyim ne oldu; büyüdün, genç kız oldun ve artık çocuk şirinliliğin yok. Evet işte o şirinlikti boğumlarını yanaklarını lezzetli kılan. Şimdi acı biber, fazla kaçmış tuz oldular iyi mi.